
Eda Duru Çetin
Sergi Tarihi: 28.02.2026 - 21.03.2026
“Aidiyet”, dünyayla kurduğumuz ilişkinin ontolojik bir mesele olduğunu hatırlatır. Belki de ait olmak, bir yere yerleşmekten çok, varoluşun bu temel ayrılığını kabul etmekle mümkündür. Bilgeliği belki tam da burada yatar: kopuşun içinde bile bir bağın sürdüğünü bilmek. İlk bakışta sakin görünen eserler, içinde derin bir huzursuzluk taşır. Buradaki figürler belirli bir yerde duruyormuş gibi görünse de aslında hiçbir yere tam olarak yerleşmiş değillerdir. Onlar, dünyayla aralarında ince bir mesafede olup, dokunabilecek haldeyken bütünüyle dahil olamayışı hissettirir. Bu mesafe, günümüz insanının tanıdık duygularından biri olan ait olamama halidir.
Resimlerde doğa daha çok, kaybedilmiş bir bağın hatırlatıcısı gibidir. Bitkisel formlar figürlerin bedenlerine karışır, bazen de onları neredeyse görünmez kılar. İnsan ile çevresi arasındaki sınırın ne kadar geçirgen olabileceğini düşündürür. Burada doğa bir yakınlık ihtimalidir. Figürler konuşmaz, hareket etmez, izleyiciyle doğrudan temas kurmaz. Bu suskunluk bir iç huzurdan çok, dünyayla kurulamayan ilişkinin ağırlığını taşır. Ne geçmişe ait, ne de şimdiye tamamen yerleşmişlerdir. Bu nedenle resimlere bakarken tanıdık ama tarif etmesi zor bir duygu ortaya çıkar: sanki bir serzeniştir ama ne olduğu tam bilinmez.
Figürler bazen çevrelerindeki yarı saydam bitkilerle birleşir. Kimlik, sınır ve beden duygusu netliğini kaybeder. Bu belirsizlikle birlikte var olabilme hissi doğar. Modern dünya içinde yaşayan insan; beton, hız ve düzen içinde, doğayla bağını kopardıkça kendi içinden de uzaklaşır. Bu yüzden aidiyet artık daha çok hissedilen bir eksikliktir. Eserler, izleyiciyi yönlendirmek yerine; tanıdık ama adını koyamadığı bir duyguyla baş başa bırakır.
Sanatçı, kabala geleneğinde “Binah”, hayat ağacında “anlayış” olarak adlandırılan sefirayı aramaktadır. Bu, ham bilginin biçime kavuştuğu, sezginin düşünceye dönüştüğü dişil ilkedir. Bu yönüyle bir rahim gibidir: varoluşun biçim kazandığı ama aynı zamanda ayrılığın başladığı yerdedir. Ne bütünüyle dünyaya yerleşmişlerdir ne de ondan kopabilmişlerdir. Sanki var olmanın bedeli olarak bir uzaklık taşırlar. Doğa ile aralarındaki ilişki hatırlama ve yabancılaşma arasında gidip gelir. Bitkilerin figürleri hem sarması hem de silmesi, dişil ilkenin kapsayan ama sınır koyan doğasını çağrıştırır. Yaratıcı, besleyici, form veren, düzenleyen ve kaybolan dişil bilincin yasını tutar. Doğa, insanın artık tam olarak geri dönemeyeceği bir köken duygusu olarak belirir. Aidiyet burada, ait olamamanın bilgisini taşımaktır. Mekanların belirsizliği, düşüncenin henüz dile dönüşmediği o içsel alana işaret eder. Bu nedenle resimler bir anlatı kurmak yerine durum üretir. İzleyiciyi anlamın oluştuğu o karanlık ama verimli bölgeye davet eder.
-Berna DEMİRHAN

Vusala Agharaziyeva
Sergi Tarihi: 28.02.2026 - 21.03.2026
“Dokuz Çember”, bireyin gerçeklik, bilgi ve içsel dürtülerle yüzleştiği algı mimarisini araştıran bir sergidir. Sanatçı, sıradanın içinde gizlenmiş olağanüstü unsurlar arasındaki gerilimi açığa çıkarır. Günlük imgeler, UFO’lar, gazete kupürleri ve sembolik işaretler aracılığıyla izleyici, dünyadaki karmaşık güç ilişkilerini ve insan davranışlarının sistematik çarpıklıklarını bir “uzaktan gözlemci” perspektifiyle deneyimler. Bu mesafe aynı zamanda içe doğru bir hareket başlatır; izleyici kendi algısal sınırlarını ve içsel çemberlerini fark etmeye davet edilir.
Sergi, Dante Alighieri’nin İlahi Komedya’sından ilham alır. Cehennem’in dokuz çemberi, her biri belirli bir günahı ve buna karşılık gelen ahlaki düzeni temsil eder. İnsanlık tarihinde süreklilik kazanmış kötülüğün ardındaki bireysel motivasyonlar bu yapı içinde görünür hale gelir. Şehvet, oburluk, açgözlülük, öfke, sapkınlık, şiddet, aldatma ve ihanet gibi eylemler, Dante’nin kurgusunda sistematik bir düzen içinde yer alır. Cehennem, her suçun kendi etik coğrafyasını ürettiği bir mekandır; cezalar, yanlışlığın doğasını yansıtan simgesel karşılıklardır.
Sanatçı bu yapıyı doğrudan betimlemek yerine çağdaş imgeler aracılığıyla yeniden yorumlar. Kontrol altına alınmış doğa, manipüle edilen bilgi, parçalanmış özne ve her şeyi izleyen belirsiz güçler, modern dünyanın ahlaki haritasını oluşturur. Deformasyonlar, kopuk bakışlar ve sembolik nesneler insanın çatışmalarını görünür kılar. Her bir çember, düşünsel bir deneyim sunar; gerçeklik tanıdık görünür, ancak sınırları yavaşça kayar ve arasındaki kırılgan denge hissedilir. Virgil ve Beatrice’nin rehberliğini andırır biçimde izleyici, aklın ve sezginin yönlendirdiği bir dönüşüm sürecine dahil edilir. Çünkü İlahi Komedya yalnızca cezayı değil, Cehennem’den Araf’a ve Cennet’e uzanan bir arınma ve aydınlanma yolculuğunu da anlatır; Virgil aklı ve klasik bilgeliği ve Beatrice ise ilahi aşkı ve ruhsal gerçeği temsil eder.
Eserlerin yüzeyinde gündelik hayata ait sahneler belirir: tarım arazileri, ufka doğru ilerleyen yollar, üretimin düzenini sürdüren figürler ve gökyüzünde beliren tanımlanamayan nesneler aynı kompozisyonda karşılaşır. Bu karşılaşma dramatik olmaktan çok tekinsizdir. Olağanüstü ve olağan dünya birlikte var olur; böylece gerçekliğe duyulan güven yavaşça aşınır. Parçalanmış renk blokları, keskin sınırlar, bastırılmış ufuk çizgisi ve geometrik yol izleri peyzajı zihinsel bir topografyaya dönüştürür. Toprak üretimin ve kontrolün yüzeyi olarak okunurken, gökyüzü açıklanamayanın ve gözlemleyen bilinmeyenin alanına dönüşür. Figüratif sahnelerdeki çiftçi, traktör ve hasat edilmiş alanlar emeğin rasyonel sürekliliğini temsil eder; ancak bu düzen gökten süzülen yabancı bir varlıkla kesintiye uğrar. Gazete okuyan figür bilgiyi temsil ederken aynı anda körlüğü de ima eder: İnsan, metne ve gündelik rutine gömüldükçe en radikal olguyu bile görmezden gelebilir. Bu sahnelerde asıl mesele olağanüstü olanın varlığı değil, ona karşı geliştirilen kayıtsızlıktır. Portrelerde ise dış dünyadaki gerilim içsel bir yüzleşmeye dönüşür. Bölünmüş yüzeyler, tek bir noktaya yoğunlaşan bakış ve dikişlerle kapatılmış ağız, öznenin parçalanmış bilincini ve bastırılmış ifade alanını görünür kılar. Figür artık yalnızca bakan değil, aynı zamanda izlenen ve çözümlenen bir nesnedir. Bedensel yüzey, psikolojik ve politik bir haritaya dönüşür.
“Dokuz Çember”, sanatı zihinsel ve ruhsal bir laboratuvar olarak konumlandırır. İzleyiciyi kendi içsel çemberlerini, ahlaki farkındalığını ve algısal sınırlarını sorgulamaya yönelir. Sergi, modern dünyanın görünür düzeni ile insanın içsel karanlığı arasında kurulan paralelliği açığa çıkarır ve Dante’nin metaforik evreniyle çağdaş algıyı buluşturarak izleyiciyi yolculuğuna davet eder.
-Berna Demirhan

AMOR FATİ
Sergi Tarihi: 22.11.2025 - 13.12.202
Sanatçılar: Ahmet Sarı, Anar Huseynzada, Barış Sarıbaş, Duygu Aydoğan, Gazi Sansoy, Hasan Basri İnan, Nihal Saruhan, Raşit Altun, Seda Akman Oturmak
Küratör: Berna Demirhan
Amor Fati, kaderin sessiz bir kabullenişi olmaktan ziyade; yaşanan her kırılmaya, sapmaya, düşmeye, gecikmeye ve dönüşmeye bilinçli bir “evet” deme cesaretidir. İhtimaller arasındaki karmaşayla başa çıkmanın, yazgıyla yüzleşmenin ve Nietzsche’ye göre insan yüceliğinin anlatısıdır. Çünkü insan, bir yanıyla olayların başka türlü olması gerektiğine dair bitmeyen bir iç itiraz taşır. Amor Fati, bu itirazı susturur. Geçmişi geri çağırmaya çalışmak yerine, olanı severek bir anlam alanına dönüştürür. Bu, hayatın rastlantısal ve kırılgan akışını reddetmeden; tam da bu akışın içinden kendini kurma iradesidir. Bu sergi Amor Fati’yi, dışsal yazgıyı, sanatçının kendi seçimleriyle, maruz kaldıklarıyla, zamanın dayatmalarıyla ve içsel dirençleriyle örülen bir varoluş meselesi olarak ele alır. Tek bir estetikte, doğruda ya da anlatıda buluşmayan sanatçılar; kendi yolunun kıvrımlarını, çelişkilerini, zamanını ve taşıdığı yükleri görünür kılar. Bu bağlamda sanatçılar, başkasının haritasına göre ilerleyen figürler değil; kendi dünyalarını yürüyerek çizen tanıklar olarak karşımıza çıkar. Her sanat eseri, kendi anlatısını inşa ederken, tekil bir deneyim alanı yaratır; bu alan, izleyiciyi başka bir zamansallığa ve duyumsama biçimine davet eder. Bu çağrı, kesin cevaplar sunmaz; sorular üretir. İzleyici, eserler arasında dolaşırken tek bir anlama sıkışmaz, kendi deneyimiyle çoğalan olasılıklarla yüz yüze gelir. Her karşılaşma, geçmişle şimdi arasında kurulan yeni bir bağ, duraksamalar ise yaşamla kurulan kişisel bir müzakere alanı oluşturur. İzleyici, başkasının hikâyesine bakarken, farkında olmadan kendi yolunun izleriyle karşılaşır. Çünkü Amor Fati, bakanın da yazgıyla kurduğu ilişkinin aynasıdır. Eserler, imge ya da estetik bir yüzey olmanın dışında; her biri kendi iç mantığına sahip kurgusal bir hikâye olarak var olur. Figürler, mekânlar ve boşluklar, önceden belirlenmiş anlamlara işaret etmez; izleyicinin hafızası, sezgisi ve deneyimiyle tamamlanan açık okumalar sunar. Bu kurgusal yapı, gerçeğin olası biçimlerini çoğaltmaya yönelir. Resimlerdeki her detay, yaşanmış olanla yaşanabilecek olan arasında salınır. Böylece izleyici, anlatının pasif bir okuru olmaktan çıkar ve anlamın kurucu bir öznesi hâline gelir.
Sergi, Amor Fati’yi ne kaderin romantik bir yüceltilişi ne de edilgen bir kabulleniş olarak ele alır. Aksine, yaşanan her deneyimi kişisel varoluşun kurucu bileşenleri olarak düşünmeye çağırır. Açıklama yapmak yerine anlamaya çalışmayı önerir. Kesin cevaplara karşın, varoluşun karmaşıklığını ve belirsizliğini onaylar. Onun içinden geçerek anlam kurmayı öneren etik ve estetik bir duruş olarak belirir.
-Berna DEMİRHAN

USTALARDAN…
Sergi Tarihi: 20.12.2025 - 10.01.2026
Sanatçılar: Adnan Çoker, Adnan Turani, Ali İsmail Türemen, Ali Teoman Germaner (ALOŞ), Avni Arbaş, Burhan Doğançay, Ender Güzey, Eren Eyüboğlu, Ergin İnan, Ferruh Başağa, Gül Derman, Mehmet Pesen, Melike Abasıyanık Kurtiç, Mustafa Pilevneli, Süleyman Saim Tekcan, Şenol Yorozlu, Ümit Doğan
İmoga İstanbul Grafik Sanatlar Müzesi İşbirliği ile
Küratör: Berna Demirhan
Usta, sanatında üstünlüğüyle tanınan bir sanatçıdır; her eserinde teknik ve estetik yetkinliğini ortaya koyarken, aynı zamanda bilgi ve deneyimini başkalarına aktarabilen öğretmendir. Usta kavramı; hiyerarşik bir otorite ya da yalnızca bireysel sanatsal başarıyla sınırlı tanımın da ötesindedir. Ustalık; bilginin aktarımı, atölye kültürünün sürekliliği ve sanat eğitimi içinde kurulan etik ve estetik bir paylaşım alanını da kapsar. Sergi, ustalığın anlamının bireysel bir zirve anlamı taşıması yanında; kolektif belleğin, paylaşılan deneyimlerin ve devamlılık arz eden üretim pratiğinin sonucu olduğunu ortaya koyar. Ustalık unvanını uzun soluklu üretim pratiğinin ve sorumluluk bilincinin ifadesi olarak ele alır. Bilgi ve deneyimin kuşaklar arasında aktarılmasını mümkün kılmasını vurgular. Sergi, baskı resminin dilini, ustaların izleri üzerinden okumayı önerir; üretimlerin ardındaki emeği, zamanı ve düşünceyi fark etmeye davet eder. Baskı resim; yüzeyde görünenin aksine, yüksek bir ustalık, disiplinli bir atölye pratiği ve derin bir malzeme bilgisi gerektirir. Gravür, litografi, serigrafi ve ağaç baskı gibi farklı tekniklerin her biri, kendi tarihsel arka planı ve estetik olanaklarıyla sanatçının düşünce dünyasını biçimlendirir. Bu, onun her seferinde yeniden kurulan özgün bir ifade alanı olduğunu açıkça ortaya koyar. Sergide, farklı baskı tekniği yaklaşımları arasında diyalog kurulur. Böylece, tekil üsluplara indirgenemeyecek kadar zengin ve açık uçlu bir alan olduğunu hatırlatılır.
Sanat tarihinin en köklü disiplinlerinden biri olarak baskı resim, çoğaltılabilirlik kavramıyla modernliğin görsel dilini şekillendirmiştir. Bu süreç, sanatın daha geniş kitlelere ulaşmasını ekonomik olarak da mümkün kılmış; baskı teknikleri sayesinde eserler maliyet açısından daha erişilebilir hâle gelmiştir. Aynı zamanda ustaların bilgi ve deneyimi, pedagojik bir aktarım aracı olarak kuşaklar arasında taşınmış; böylece estetik ve kültürel birikim toplumsal bir düzlemde yaygınlaşmıştır. Bu üçlü etki; teknik çoğaltılabilirlik, ekonomik erişilebilirlik ve pedagojik/kültürel aktarım, baskı resmin toplumsal bir kültür ve modern görsel dilin şekillenmesinde etkili bir araç olmasını sağlar. Timora Sanat ve İMOGA İstanbul Grafik Sanatlar Müzesi işbirliğiyle gerçekleştirilen sergi, baskı resmi teknik, süreklilik ve aktarım üzerinden yorumlar. Onun tarihsel derinliğini ve düşünsel yoğunluğunu, Türkiye sanat ortamında bu alana yön vermiş sanatçıların yapıtları üzerinden yeniden okur. İMOGA, arşivi ve sergi alanı olması yanında, çağdaş üretim pratiğini sürdüren bir merkez olarak serginin kavramsal çerçevesini destekler. Sergi, müze etrafında şekillenen bu birikimi görünür kılarken, baskı resmin kuşaklar arasında nasıl aktarıldığını, dönüştüğünü ve canlılığını koruduğunu izleyiciye sunmaya devam eder.
-Berna Demirhan

VEDAT ÖRS
Sergi Tarihi: 22.11.2025 -
13.12.2025
Küratör: Berna Demirhan
Zaman, figür ve maddenin buluştuğu Vedat Örs’ün eserlerinde, insana dair kadim düşünce yeniden canlanır: “İlk taşı eline alan insan, biçim verirken kendini de şekillendirmiştir.” Örs’ün kadın figürleri, bu ilk biçimlendirme anının, insanın kendini sürekli yeniden kurma serüveninin çağdaş yansımalarıdır. Eserlerde; yaratımın, biçimin, boşluğun ve geçmişle şimdi arasındaki diyalektiğin hâlleri görünür. Sanatçının erken dönemlerinde, mağara duvarlarını anımsatan yüzeyler üzerine işlediği arkaik simgeler, insan bilincinin en eski kıvılcımlarına dokunur. Doğayla kurulan bağları ve sembolik anlatım biçimlerini hatırlatır. Zamanla bu simgelerin yerini, Anadolu kültürünün kült figürü olan Ana Tanrıça alır. Örs, bu mitolojik imgeyi dişil varoluş ve yaratılışın sürekliliğini temsil eden bir arketip olarak işler. Yıllar ilerledikçe, arketipsel formlar evrimleşir. Varlığın özüne, yaşamın kaynağına ve döngüsel sürekliliğe dair bir etkileşimde bulunurlar ve böylece Zen felsefesinin en sade öğretileriyle örtüşürler. Buna göre; bir figür, onu var eden boşlukla birlikte anlam kazanır ve bu boşluk, yokluk değil, Tao’nun tanımladığı wu gibi, bütün olasılıkların beslendiği yaratıcı bir potansiyeldir. Sanatçı, biçimin kendi akışına izin verir; ve bu, Tao ile uyum içinde hareket etmenin görsel karşılığıdır. Ressamın plastik dili, figür ile yüzey arasındaki ilişki üzerine kuruludur. Yağlıboya, akrilik ve zift gibi teknik yaklaşımların dokusal çözümlemesi, güçlü bir anlatım katar ve böylece figürleri siluet hâlinde belirir. Örs’ün resimlerinde ağırlık kazanan kadın figürleri, bu
dönüşümün en rafine hâlini sunar. Eserlerin anlatımı boyut kavramında bir keşif sunar, sınırlı yüzeydeki figürün her yönünü görme deneyimini yaşatır. Eserlerde saydam yüzeyler, optik bir etki yakalar ve bu bir düşünsel stratejinin parçası olur ve figürler simgeye evrilir. Renk valörlerinin enerjileriyle örülen kompozisyonlar, organik bir form kazanır. Formun kendisi Apolloncu bir dinginlik taşırken, formun çözülüşü Dionysosçu bir kendiliğindenliği çağırır. Sanatçı eserlerinde; Heidegger’in hakikati, Bergson’un süre ile mekân arasındaki ayrımı göz önüne alır ve hep sadeleşir. Eserlerdeki meditatif yoğunluk, minimalizmin izleyiciden talep ettiği; dikkatin yavaşlaması, bakışın sadeleşmesi, algının salt varoluşa odaklanmasını yansıtır. Sonuç olarak eserler, insanın benlik dediği şeyin ne kadar geçirgen, değişken ve yanılsamalı olduğunu hatırlatan görsel meditasyonlardır. İzleyene bakmayı, durmayı, derinleşmeyi önerirler.
- Berna DEMİRHAN



ZAHİT BÜYÜKİŞLİYEN
Sergi Tarihi: 25.10.2025-14.11.2025
Küratör: Berna Demirhan
“Dönemlerden”, Zahit Büyükişliyen’in sanat anlayışının, farklı evrelerde nasıl somutlaştığını gösteren, düşünsel ve duyusal dönüşümleriyle birlikte açan bir panorama niteliğindedir. Sergi, sanatçının üretimlerini; yeniyi arayan bitmeyen merakı, her çalışmada kendini aşma isteği ve doğayla kurduğu içsel diyalog üzerinden konumlandırır. Bu durdurulamaz heyecanı ve doğaya duyduğu tutku arasında sürekli bir etkileşimle eserleri şekillenir. Anlar ve rastlantılar, gözlemlerini içselleştirilerek deneyim aracılığıyla eserlere aktarır, böylece söyleme dönüşür. Tutkulu gözlemlerinden doğan izlenimler, akıcı bir düzen içinde soyutlanır. İzlenimleri, hatıra olmaktan ziyade, varoluşun sürekliliği ve kesintisiz dönüşümüyle ilişkilenen bir fenomen olarak ele alınır. Ona göre doğa, salt gözlemlenmesi gereken bir alan değil, yaşamın, korunması gerekenin, kendisini sorgulayan bir dizi deneyim ve sorgu alanı olarak okunur. Sanatçı, önceden tasarlanmış bir kompozisyonun ve görsel beğeninin peşinde değildir; zihinsel ve duygusal süreçleriyle birlikte, kendi başına görsel bir olay örgüsü olarak gelişir. Formlar; kendi mantığıyla, özerk bir varlık hâline gelir. Doğayla kurulan hassas ilişki zaman içinde kavramsal bir düzleme taşınmayla şekillenir. Bu bağlamda Büyükişliyen’in resminde soyutlama, ontolojik bir yöntem olarak işlev görür; insanın kendi varlığını, yaşamın geçiciliğini ve doğayla bağını yeniden kavraması için bir araçtır.
Büyükişliyen, renk ve çizgiyi ilişkide tutar; herbirinin kendi özgür yaşamını sürdürmesine hizmet eder. Tuval üzerinde beliren mekan ve espas, ilişkiyi oluşturan göstergeler olarak işlev görür. Bozkırın yalınlığı, mevsimsel geçişlerin hissi ve toprağın maddeselliği onun eserlerinde temel belirleyicileri olarak karşımıza çıkar. Bu temas, kimi zaman fırtına öncesi dinginlik hissini çağrıştıran bir özne olarak konumlanır. Yapısı itibariyle, insanlığın doğayla kurduğu gerilimli ilişkiyi açığa çıkarır.



YUSUF TAKTAK
Sergi Tarihi: 26.09.2025-18.10.2025
Küratör: Berna Demirhan
Yusuf Taktak’ın henüz ilkokul sıralarındayken başlayan sanat serüveni, bir taşın suya verdiği karşılıksız tepki gibi, içgüdüsel bir yönelişten doğmuş; genç bir öğretmenin kısa sürede sanatsal kimliğini tanıyan ilk bakışa dönüşmesi, onun hayatındaki ilk onay ve hedef anı olmuştu. Akademi fikri, o gün defterine yazılmış cümleyle, kader çizgisini zihnine kazımış ve yıllar sonra gerçekleşen bir hedefe dönüşmüştü. 1974 yılında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nden mezun olduğunda, resmin teknik ve estetik biçimlerine hâkim bir sanatçı olmasının yanında, kendi çağının tanığı ve yorumcusu olmayı seçmişti. Aynı yıl katıldığı Uluslararası Salzburg Yaz Akademisi’nde edindiği deneyimler, onun sanat anlayışına uluslararası bir boyut kazandırmıştı. 1980’li yıllarda Türkiye’deki avangard hareketlerin içinde kendisine önemli bir yer edinmiş ve kariyeri boyunca üretimleriyle sanat damarlarından birini oluşturdu. Sanatçı, hiçbir zaman yalnızca biçimsel ya da teknik bir araştırmanın peşinden gitmedi. Onun sanatında imgeler, birer estetik öğe olmakla birlikte, bireysel ve toplumsal tarihin kesişim noktaları haline geldi. Kültürel sembollerin hafızalarımızda kök saldığı imgelerle dilini zenginleştirdi. Sanatçının üslubu, kendini bir kalıba kapatmamış; her dönem farklı arayışlarla yeniden şekillenmişti. Akademi yıllarında foto-gerçekçi bir yaklaşımı benimseyen sanatçı, mezuniyet sonrasında toplumsal gerçekçiliğe yönelmiş; 12 Eylül’ün ağır siyasi ikliminde ise soyutlamaya doğru ilerlemişti. Bu dönüşüm, estetik bir tercih olmasının yanı sıra dönemin toplumsal koşullarının ve bireysel yolculuğunun doğal bir sonucuydu.



SERAPTA SAKLI
Sergi Tarihi: 11.06.2025-30.08.2025
Küratör: Berna Demirhan
Zamanın sızdığı yerler vardır; orada görünen her şey hem gerçektir hem de düş. “Serapta Saklı”, üç zaman kipini aynı bedende taşıyan, belleğin, varoluşun ve hayalin kesiştiği bir sanat yolculuğu. Üç kata yayılan bu üç farklı kapsamdaki sergi; birbirinin parçası olarak, görüntülerin içinden süzülerek geçmişin ustalarını, bugünün sanat damarını ve geleceğin sesini bir araya getiriyor. Her katman, bir zaman duygusunu temsil ediyor: geçmişin yankısı, bugünün tanıklığı ve geleceğin titreşimini. Zaman, bellek ve görünürlük katmanlarında derin bir düşünsel karşılaşmaya davet ediyor. Bu sergi, sadece kuşaklar arası bir aktarımı değil; aynı zamanda bellek, zaman ve temsil meselelerine dair bir düşünme biçimini de öneriyor. “Gölge Bellek”, kolektif hafızanın kıyısında kalmış imgeleri ve biçimleri yeniden görünür kılar; Cumhuriyet’in kültürel inşasında fırçalarıyla söz almış öncü sanatçıların izlerini, gölgelerin içinden günümüze taşır. “Kum Saati Bahçesi”, şimdi’nin eşiklerinde salınan, hem geçmişle hem gelecekle diyaloğa açık yaşayan ustaları bir araya getirir. Burada zaman, bir bahçe gibi döngüseldir; üretimin ritmiyle genişleyen bir alan kurulur. “Gün Işığına”, sanatın sürekli dönüşen doğasında yeni bir soluk olan genç kuşağın yaratımlarını görünür kılar; burada serap artık bir yanılsama değil, olasılıklarla dolu bir ufuk çizgisidir.




Ali Atmaca
“Bahar Senfonisi” Solo Sergi
Sergi Tarihi: 16.05.2025 - 14.06.2025
Küratör: Berna Demirhan
Ali Atmaca’nın “Bahar Senfonisi”, yalnızca bir mevsimin değil, bir hafızanın, ruh halinin,
toplumsal tabunun ve dönüşümün görsel partisyonudur. Sanatçının 1970’lerden bu yana süregelen üretimi, çağdaş bir ifade diliyle hafızanın arasında yürüttüğü bir diyalog niteliğindedir. Bu sergide; sanatçının evrensel dildeki yolculuğunu ve görsel temsilinde renklerle konuştuğunu, çizgilerle düşündüğünü, formlarla hissettiğini izleriz. Doğduğu ve yer edindiği coğrafyalar, onun renk paletinde yankılanırken; üzerindeki sanatsal etkiler bugünün tuvalinde bir armoniye dönüşür. Her resim, yolculuğunun ezgisinin duyulabilir hâlidir.
Ali Atmaca’nın eserleri, kadını mitolojik ve bireysel anlatıların kesişiminde, zamanlar üstü bir varlık olarak resmeder. Onun figürleri; bir mitolojinin taşıyıcısı, şamanik bir ritüelin hatırlatıcısıdır. Bektaşi geleneğinin mistik unsurlarından, mağara duvarlarındaki ilk çizimlerden soyut modernizme kadar uzanan geniş bir spektrumda, farklı biçimlerde ve tınılarda varlık gösterirler. Bahar bir senfoni ise, kadın onun en güçlü ezgisidir. Onlar, formların ve çizgilerin arasından süzülerek bazen görünür, bazen de bir nota gibi sessizleşirler. Her kompozisyon, bedenin sınırlarını aşıp, ritmin ve hissin bir parçası hâline gelir. İzleyiciyi sadece bakmaya değil, görmeye ve hatta dinlemeye davet eder. Figürler, bir özne olarak yeniden doğar aynı baharda doğanın uyanışı gibi, kadınların uyanışını görmek ister gibi. Her figür, mekânda bir nota gibi süzülür; bazen yükselen bir ezgiye, bazen sessizliğin içindeki yankıya dönüşür. Atmaca; kadınlarıyla yalnızca görünmek istenmeyeni görünür kılmaz, aynı zamanda duyulmaz olanı işittirir. Bu kadınlar, toplumsal normlara karşı bir estetik protestodur. Figürler, sanatçının içsel yolculuğuyla bireysel dönüşümünün, toplumsal duyarlılığıyla kolektif eleştirisinin kesişiminde durur. Atmaca, toplumsal cinsiyet, kadına yönelik baskılar ve bakış açısını sorgularken, sanatını nazik bir dönüştürme aracı olarak kullanır.
Ali Atmaca, figüratif anlatım ve soyut plastik dil arasında kurduğu organik geçişler ile resimsel anlatımını çözümler. Atmaca’nın tuvallerinde rastlantısallık ve denetimli düzen yan yana var olur. Yuvarlak hatlarla örülen kompozisyonlar, coşkulu renklerle titreşir. Soyut ile figüratif arasında kurduğu denge, izleyiciyi bilinçaltının derinliklerine taşır. Bu anlatı dünyası; noktalarla, çizgilerle örülmüş bir düşlem alanıdır. Sanatçının kullandığı kompozisyonel kurgular, form ile alan arasındaki ilişkiyi sürekli olarak yeniden tanımlar; burada figür, sabit bir temsilden ziyade devinimsel bir varlık hâline gelir. Kompozisyonlar çoğunlukla merkezkaç bir denge üzerine kuruludur; bu, izleyici bakışını figürün sınırlarının ötesine taşır ve resmin alanını görsel bir meditasyona dönüştürür. Bazı kompozisyonlarında kullanılan çizgi, spontane gibi görünse de Atmaca için yönlendirici bir iskelet işlevi görür. Çizgi, formu tarif etmekten çok, onu müzikal bir ritim gibi yapılandırır. İzleyici bu çizgileri takip ederken, adeta görsel bir melodinin içine çekilir. Bu yönüyle Atmaca’nın tekniği, görsel kompozisyonu işitsel bir deneyime dönüştüren nadir bir poetik yapıya sahiptir. Atmaca’nın anlatımı spontane gibi görünse de, kompozisyonun içinde kurduğu ritmik denge, rastgeleliğin ardında hesaplı bir yapının varlığını gösterir. Bu anlamda onun resmi, kontrol ile özgürlük arasındaki o kırılgan eşikte şekillenir. Temelinde geometrik soyutlamalar olan lekesel boyamalar, yuvarlak hatlar ve noktasal detaylar, izleyicinin zihninde çocuk resimlerini çağrıştırırken, bilinçdışının doğrudan ifadesine yaklaşan bir naiflik sunar.




Şeref Bigalı
“Zaman | Vefa | Miras” Sergi
Sergi Tarihi: 22.03.2025 - 12.04.2025
Küratör: Berna Demirhan
Doğumunun 100. yılı ve ölümünün 20. yılı vesilesiyle düzenlenen bu anlamlı anma sergisinde, Şeref Bigalı’nın sanat dünyasına kattığı eşsiz değeri yeniden irdelemek ve anlamlandırmak istiyoruz. Bigalı; düşünce, duygu ve varoluşun sezgisel boyutlarını ustalıkla harmanlayarak özgün ve bütüncül bir kimlik yarattı. Onun eserleri, insani duyarlılık, kültürel kökenler ve evrensel modernizmin buluştuğu noktada, sanatın derin ve çoğu zaman kelimelerle ifade edilemeyen öz problemini, geniş bir kavrayış ve sezgiyle yeniden yorumladı. Bu sergide, sanatçının evrensel sanat felsefesi ve ruhun, zihnin derinliklerine uzanan şiirsel anlatısı izleyiciye sunulurken, Anadolu’nun kendine has renkleri ve dokusu da yeniden idrak edilmektedir.
Şeref Bigalı, “Anadilini, ana kültürünü, kendi milletinin kültürünü sevip anlamayan hiçbir şey sevemez.” derken, sanatının temelini de bu anlayış üzerine inşa eder. Cemal Tollu Atölyesi’nde ve Paris’te aldığı eğitimi, doğup büyüdüğü toprakların ruhuyla sentezleyerek, güçlü bir görsel dil oluşturur. Coğrafyanın ritmini, insanlarının yüzlerindeki ifadeyi, sokakların sessiz hikâyelerini ve doğanın melodisini tuvale taşır. Kahvehanelerdeki sohbetler, dar sokaklardan taşan yaşam, başörtülü kadınların vakur bakışları… Onun resimleri, sadece bir coğrafyanın yansıması değil, zamansız bir anlatının taşıyıcısıdır. Disiplinli bir estetik düzen ve ritmi barındıran eserleri; izleyiciye yaşamın, sevginin, umudun ve kültürün dilini anlatırken, içsel huzur ve derinlik vaadini de beraberinde getirir. Sanatçının her eseri, doğa, kültür ve bireysel benlik arasında kurulan benzersiz bir diyalogun meyvesidir. “Anlatımı mümkün olmayan öz problemine karşı güven ve inanç isteyen geniş, derin bir kavrayış ve seziştir” sözleriyle özetlenen sanat yaklaşımı, Bigalı’nın her çalışmasında kendini göstermektedir. Her fırça darbesinde kurduğu ince denge, “insanı tümüyle anlatmak” arzusunu taşır. Yaşamın ve doğanın içsel ritmiyle sentezleyerek izleyiciye derin bir estetik deneyim sunar.
Teknik, estetik ve düşünsel katkısını takdirle andığı Abidin Elderoğlu'nun çizgisinden, daha somut, ayağı yere basan, bu toprakların insanlarının realitesini ve hayat gerçekliğini işleyeceği ağırlıkta eserler üretir. Bunun yanı sıra “Şekillerin kaderinde soyutlama vardır” diyerek, figüratif çalışmaları gibi soyut resimlere de yer veren sanatçı, Goetz’in atölyesinde soyut sanatın çözümlemeleri üzerine araştırmalar yapar. Bu süreçte ve sonraki yıllarda kaligrafik değerlerle özdeşleşen geometrik soyut leke dengesi temelli eserler de üretmeye başlar. Şeref Bigalı’nın, ifade gücünü ustalıkla kullanıp, doğayı taklit etmek yerine, onu kendi özgün diliyle yeniden yorumlaması; insan, mekan ve nesnelerin içsel dinamiklerini gözler önüne çıkarır. Eserlerinde, doğal renklerin optik çekiciliği, mekânsal çevreyle kurulan diyalog ve çizginin zarif düzeni; resmin hem görsel hem de düşünsel bütünlüğünü ortaya koyar. Suluboyanın akışkanlığı, desenin sağlamlığı, yağlıboyanın yoğunluğuyla, figürlü kompozisyonlarında bedenin ve duruşun sadece fiziksel değil, aynı zamanda hikâye anlatan bir öge olduğunu hissederiz. Eserleri, dinamik kompozisyonların oluşturduğu, renk, ışık ve gölgenin özenle dengelendiği görsel bir şiir gibidir. Ayrıntıdan ayıklanmış doğallık ile plastik yetkinliğin dengede tuttuğu spontan uyum, sert konturlarla belirlenen formların açık-koyu leke düzenleriyle bütünleşir. Işık-gölge oyununun içinde kurduğu diyalogu derin bir estetik dille okuruz.
Eserlerinde, “desen” aracılığıyla inşa ettiği özgün estetik anlatım, doğa ve nesneleri yalınlaştırma çabasıyla her figür ve manzarada sanatçının sezgisel katılımını ve yorumunu yansıtır. Desen çalışmaları onun sanatının gelişimine ışık tutan uygulamalar olarak başlar ve ilerleyen yıllarda, imgelerin saklanması, konuların saptanması aşamalarında varlığını korur. Desene dayalı renk anlatımını, figür kimlikli dramatik kurguyu ve öyküyle plastik bütünlüğü ortak bir özgün kulvarda eritebilen ayrıcalıklı ressamlardan Şeref Bigalı, yine desen ağırlıklı bir kompozisyon ve anlatım mantığı içinde kurgular ve eserleri ayrıcalıklı, kendine özgü bir realite resmi olarak karşımıza çıkar. Bigalı, suluboyayı ise genel üslubunun içinde özgün bir duyumsama estetiğiyle işler. Soğuk ve sıcak renk dalgalanmalarının, suyun akışkanlığı ile transparan etkisinin öne çıktığı, kıvrımlaşan ve şiirsel bir kompozisyonun biçimlendiği bu çalışmalarda, derin katmanları parça parça görselliğe taşır. Kağıt ve boya arasında özgür dağılımların izlerini belirleyen suluboya yapıtları, anı belirtme, gezinti ve doğanın yaşam içindeki anlarını yakalama çabasını somutlaştırır. Ele aldığı bütün konuları suluboya mantığı doğrultusunda ve altta gezinen karakalemin göz okşayıcı açılımıyla ortaya koyan ressam, izlenimin ötesinde ele aldığı konuya gizli bir anlam ve hikaye katmasını da bilir.
Şeref Bigalı’nın eserlerindeki her farklı teknik, sezgisel anlatım formuna dönüşür. Onun çizgileri, nesnel gerçekliğin sınırlarını aşarak insanın, doğanın ve mekanın özünü kavramsallaştırır; izleyiciyi derin düşüncelere ve içsel keşiflere davet eder. Bu anlatım, Şeref Bigalı’nın sanata olan tutkusu, teknik ustalığı ve insanı tüm yönleriyle anlatma arzusunu gözler önüne sererken, sanatının dilini yeniden ifade eder.




Fevzi Karakoç
“Geçmişin İzleri” Solo Sergi
Sergi Tarihi: 22.03.2025 - 12.04.2025
Küratör: Berna Demirhan
“Geçmişin İzleri”, çağdaş sanat dünyasında yaratıcı temasın ve alegori yeteneğinin en güçlü örneklerinden birini sunar. Protoganist figür olarak at, sadece görsel bir motif olarak değil; insanın varoluşsal arayışlarının, özgürlük ve gücün arzu edilen mücadelesinin ve aynı zamanda tarihsel ve toplumsal kimliğin simgesi haline gelir ve derin bir tözdönüşüm süreci yaratır. İzleyiciyi metaforik bir yolculuğa çıkarırken, zamanın sınırlarını aşan anlam katmanları inşa eder. Bu figür, insan hayatının yalnızca pragmatist bir parçası ya da güç simgesi değil, insanın doğayla, geçmişle ve gelecekle kurduğu diyalektik ilişkinin somutlaşmış halidir. İnsanın içsel yolculuğunu, kendi yükünü taşıyarak, toplumsal baskılara ve kişisel kayıplara karşı koyma mücadelesinde, izleyiciyi geçmişin ihtişamlı anılarına, kahramanların yolculuğuna ve insanın kendi kaderine hükmetme arzusuna götürür. Sanatçı yaşayan diğer canlıların, doğanın ve tarihsel deneyimlerin bıraktığı izleri ustalıkla sentezler. Zamanın doğrusal olmayan yapısı, bir dönüşüm süreci olarak işlev görür. Zamanın sadece bir yönü olarak değil, geçmişin izleriyle bugünün ve geleceğin iç içe geçtiği bir devinim olarak resmedilir.
Her renk geçişi, yalnızca estetik bir ifade değil, anlamların, duyguların ve imgelerin dönüşümüyle bilinçaltının derinliklerinde oluşan bir şifredir. Karakoç’un fırça darbelerinin her birinde, yaşamın derinliklerinde saklı kalan duyguların ve düşüncelerin, öğrenme merakıyla birleşen “yetinmeme” duygusunun ifadesi görülür. Resim, burada sanatçının başlangıçta tek yönlü kurduğu özne–nesne ilişkisini, zamanla karşılıklılık kavramı etrafında yeniden düzenleyerek, dinamik bir pratik olarak ortaya çıkarır. Özgün baskı resimleri, lito ve boya tekniklerinin arasındaki geçişlerle, çizgisel ve geometrik düzenlemelerin boyasal ifade ile nasıl evrildiğini gözler önüne serer. Taş baskı çalışmalarında, çizgi ve siyah-beyaz uyumunun getirdiği incelikli işçilik; yağlıboya resimlerde ise, fırça darbelerinin spontanlığı ve renklerin doğaçlama uyumuyla, sanatçının kişisel ifadesinin zaman içinde nasıl geliştiğini anlatır. Bu teknik dönüşüm, resim yüzeyinin, yaşamın sabit olmayan, sürekli değişen ve genişleyen boyutlarını yansıtacak şekilde biçimlendirilmesinde merkezi bir rol oynar.
Karakoç’un sanatı, insanın doğasıyla ve içinde bulunduğu coğrafyanın, geleneklerin bıraktığı mirasla kurduğu derin ilişkiyi sorgular. Sanat, burada, sadece dışa vurulan bir ifade değil; insanın kendi içsel dünyasını, duygu ve düşüncelerinin oluşturduğu yeniden biçimlenmesinin bir göstergesidir. Aynı zamanda, sanatçının, malzeme ve teknik seçiminde kurduğu özgün bakış açısı, izleyiciyi, yaşamın kendine has ritmini, varlıklar arasındaki organik bağı ve dışavurumun estetik çözümlemelerini derinlemesine hissetmeye davet eder. Sanatçının alegorik anlatıdaki gücü, kaybolmuş atların rüzgarla dans ederken kendi iç rüzgarlarına kilitlenmiş olmalarında daha da belirginleşir. At, burada bir içsel özgürlüğü ve bireysel kimliği ifade ederken, aynı zamanda toplumsal bir bağlamda da insanın varoluşsal gerilimlerini simgeler. Bu zenginlik, hem geçmişin izlerini hem de geleceğin bilinçli arayışlarını birleştirir. Bir zaman diliminde ehlileşmeyen özgürlüğün ve bağımsızlığın izlerini taşır. Karakoç, geleneksel at figüründen saparak, onu sabit bir karakter haline getirir. Bir kahramanın içsel yolculuğunu ve toplumun sınırlarını aşan bir insanlık durumunu simgeler. Resmin her yüzeyinde, zamanın, yerin ve insanın dönüşen imgeleri birbirine bağlayan derin bir görsel dil kurar.




Erkan Özdilek
“Çıplak Zihnin Gezegeni” Solo Sergi
Sergi Tarihi: 15.02.2025 - 14.03.2025
Küratör: Berna Demirhan
Zihnin perdesi, varoluşun katmanlarını örten ince bir ipek… Gizleyen ve açığa çıkaran, saklayan ve dönüştüren, bir anın içine sığmayan, belleğin ve sezginin ritminde devinen imgeler… Sanatçı, iç dünyasından doğan imgelerle şekillenen, ontolojik sorularla örülü, sezgisel ve bilinçdışıyla diyalog halinde bir yolculuktadır adeta. Zihni, zamanın ve varoluşun sınırlarında dolaşan bir gezgindir. Onun sanatı, imgelerin anlam kazandığı ve duyuların bilinçle yoğrulduğu bir deneyim alanıdır. Yalnızca temsil değil, aynı zamanda bir belleğin, bir varoluş pratiğinin dışavurumudur. Sanatçının estetiği, salt görsel bir deneyimin ötesine geçer. Onun sanatında bir ritim, bir titreşim, bir dil vardır. Bu dil, doğanın kendi ritmiyle, suyun akışı, ışığın dalgalanması ve toprağın katmanlarıyla şekillenir. Sanatçının üretim pratiği, makro kozmostan mikro kozmosun titreşimlerine, suyun akışından kor’un içsel ateşine uzanan bir süreci inceler. Doğanın enerjisi, renkleri, ritmi, bilinci şiirin sezgiselliğiyle düşüncenin yoğunluğunu birleştirerek, dilin ötesinde felsefe, bilim ve sanatı içeren bir anlatı kurar. Özdilek’in eserlerinde sıkça karşılaştığımız ipek kozası, sanatçının doğaya, dönüşüme ve bilinç akışına duyduğu hayranlığın simgesidir. Koza, içinde bir gizem taşır; kendi içine kapanmış, zamanını bekleyen, içsel evrimini tamamlamadan dünyaya açılmayan bir varlıktır. Tıpkı sanatçının zihni gibi… Koza, hem geçmişi hem de geleceği içinde barındıran bir geçiş mekânıdır; doğumun, oluşumun ve potansiyelin sembolüdür. Diyalektiğin anlamını taşır. Bu kozada, dönüşüm kaçınılmazdır. Bilinç, maddeden sıyrılır; imgeler, varlığın sınırlarını aşar. İçeride kalan tükenmiş bedenin yerini, zamanla açılan bir form alır. Her form, ardında bir iz bırakır; her iz, yeni bir varoluşun habercisidir. Doğal maddelerle, renk ve dokuların karşıtlıklarıyla örülü eserleri, izleyici üzerinde güçlü bir psikogörsel etki yaratırken, aynı zamanda düşünsel bir sorgulamanın kapısını aralar. Form, Özdilek’in pratiğinde hiçbir zaman kendi kendine gönderme yapmaz; her eser bir kavramın, bir varoluşsal meselenin taşıyıcısıdır. Çünkü her sanat eseri, bir dil, bir belge ve aynı zamanda bir dönüşüm mekânıdır. Eserlerinde kullandığı kağıt ve hamuru düşüncelerin ağırlığını taşıyan güçlü ve karakterli nesnelerdir. Tıpkı kozanın içinden çıkmaya hazırlanan bir varlık gibi, sanatçı da düşüncelerini tuvalinde somutlaştırır, onları dile döker ve enerjisini zamanın akışına bırakır. Sanatçının şiirsel dili, onun zihninin haritasını çizer. Bilincin ritmi, sözcüklerin dokusu ve imgelerin dili; yaşadığı kentlerin dokusu, coğrafyası, mimarisi ve insana dair izlenimlerini birbirine karışarak sanatçının dünyasını görünür kılar. Çıplak Zihnin Gezegeni, sanatın zamana yayılan itkisini, bilincin ritmik devinimini ve duyuların bellekte bıraktığı izleri görünür kılan bir alan olarak şekillenir. İzleyiciyi yalnızca sanat nesnesiyle değil, düşünsel bir akış içinde var olmaya çağıran bu sergi, form ile kavram, estetik güzellik ile kavramsal karmaşıklık arasındaki dengeyi sorgulatır. Zihnin derinlerinde yankılanan dinamik dilsel ve görsel metaforlar, izleyicinin kendi içsel haritasını çıkarması için ipuçları sunar. Pencereler açarak, insanın dünyasına farklı açılardan bakar. Farkındalık bağlamında ürettiği kavramlarla yaşamın ve insanın değerinin, kutsal aklın, zekanın ve sezginin avcılığını yapar.
Erkan Özdilek, 1978 ile 1979 yıllarında İstanbul Boğazı’nda bulanan tarihi yalıların üzerine restorasyon çalışmaları yaptı. 1982 yılında Devlet Tatbik-i Güzel Sanatlar Yüksek Okulu Resim Bölümü’nden mezun oldu. 1982’de Prof. Dr. Ergin İnan ile çalıştı. 1986’da Paris’te Sol Lewitt, Buruce Nauman, Nam Jun Paik, Dan Flavin gibi sanatçılarla tanıştı. 1988 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde asistan oldu. Aynı yıl Salzburg Yaz Akademisi’ne burslu olarak katıldı. 1990’da ikinci kez burs kazanarak Salzburg’ da Prof. Otto Werner ve Prof.Emilio Vedova ile çalışmalara katıldı. 1993 yılında yüksek lisans eğitimini tamamladı. Prof. Mustafa Aslıer ile sekiz yıl baskı resim (Litografi, metal gravür, serigrafi vs.) çalışmaları yaptı. Sanatta yeterlilik yaptığı yıllarda Prof. Dr. Nermi Uygur, sanatçının zihninde tüm sanat hayatını etkileyecek bir yapı kurdu. 1991’de ilk enstalasyonunu Ayasofya’da yaptı. 1994 ve 1996 yılları arasında Almanya’nın Düsseldorf ve Berlin kentlerine misafir sanatçı olarak davet aldı ve kavramsal ağırlıklı projeler üretti. 1996’da Sanatta Yeterlilik Diploması’nı aldı. 1993 ile 2019 yılları arasında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Temel Eğitim Bölümü’nde sırasıyla Resim, Seramik, İç Mimarlık, Endüstri Ürünleri Tasarımı, Sinema Televizyon ve Tekstil bölümlerine Temel Sanat Eğitimi dersleri verdi. 2001 yılında Avusturya Kültür Bakanlığı Bursu ile Viyana’da 4 ay süre ile misafir sanatçı olarak çalıştı. İstanbul’da Valide-i Atik Külliyesi’nde ve iki ayrı tarihte Uluslararası Yaz Akademisi Programları yürüttü. 2006 ile 2015 yılları arasında yüksek lisans ve tez jüriliği ve fakülte kurulu üyeliği yaptı. 100’den fazla ulusal ve uluslararası etkinliğe katıldı. 30 kişisel sergi ve gerçekleştirdi. Maltepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi‘nde farklı bölümlere Temel Sanat, Tasarım ve Estetik dersleri vermeye devam etmektedir.




Ekrem Kahraman
“Epic Future” Solo Sergi
Sergi Tarihi: 10.01.2025 - 07.02.2025
Küratör: Berna Demirhan
Sanatın siyaset, ekonomi, bilim, kültür ve ahlakla kurduğu derin bağ, insanlık tarihinin en eski olgularından biridir. Bu bağ, özellikle toplumların değişim ve dönüşüm süreçlerinde daha görünür hale gelir. Sanatçı, zamanın ruhunu ve çağının izlerini eserlerine işler; bu eserler hem bireysel bir tanıklık hem de kolektif bir hafıza niteliği taşır. Ekrem Kahraman, son dönem çalışmalarında bu tarihsel bağları yeni bir yorumla ele alıyor ve yapay zeka çağının evrimine, bu çağın insan yaşamına dair öngörülerine ışık tutuyor. Kahraman, hızla ilerleyen teknolojinin insanı bilinmezliğe sürüklediği bu dönemde, zihinsel ve varoluşsal sorgulamalarla bizleri başbaşa bırakıyor. İnsan, düşünerek ve deneyimleyerek varlığı anlamaya çalışır; ancak zihnin kendisini düşünmesi, ironik bir biçimde en az sorgulanan olgular arasında yer alır. Bilinç, çoğu zaman alışkanlıklarımızın gölgesinde unutulur. Kahraman’ın eserlerinde bu sorgulama, insan zihninin bedensel ve duygusal varlıkla kurduğu bağı yeniden ele almakla başlar. Yapay zekanın hesaplama yeteneği, veri işleme kapasitesi ne denli gelişmiş olursa olsun, insanın duygusal ve sezgisel derinliğini anlamaktan yoksundur. Savaş alanındaki teçhizatı analiz edebilir fakat onun yıkımının getirdiği duygusal hissi deneyimleyemez. Beş duyu organımızın algıladıkları, hissettikleriyle eş değildir. “19. Yüzyıl başında icat edilmiş bir şeydir insan,” diyor Foucault. İnsanın kendisiyle tanışıklığı, tarihsel bir milat olsa da bu tanışıklığın henüz tamamlanmadığını düşünen Kahraman, insanın kendi zihnini çözümlemeye fırsat bulamadan teknolojik bir hızla yapay zekayla birleşmesinin getirdiği endişeyi eserlerine taşır. Ancak bu kaosun içinde, diğer çağları aşmış olmanın verdiği bir umut ve direnç de vardır. Kahraman, sanatın yalnızca bir piyasa nesnesi olmadığını, aynı zamanda siyaset, ekonomi, kültür ve ahlakla bir bütünlük içinde felsefi ve entelektüel bir hazırlık sürecini de içerdiğini hatırlatır. “Epic Future” sergisi, Kahraman’ın sanat anlayışının bu yönlerini tüm açıklığıyla gözler önüne seriyor. Sanatçı, kültür ile sanat arasındaki tamamlayıcı uyumu ayrıştırılamaz bir bütünlük olarak görüyor. Sanat, onun için yalnızca temsil sorunlarına odaklanan bir alan değil, aynı zamanda yaşamın içine karışma çabasıdır. Entelektüel birikimi, tuvalin sınırlarını aşarak edebiyatla, şiirle buluşur ve yeni bir geleceği inşa etmeyi hedefler. Kültürel ve düşünsel imgelerle yüklü formlar, duyumsamalar yoluyla anlam kazanır. Dekoratif sıradanlığa meydan okuyan Kahraman, yaratıcılığı ve estetiği yüceltirken, sezginin ötesine geçen düşünsel bir faaliyetle eserlerini derinleştirir. Kahraman’ın eserleri, onun bireysel duruşunun ve toplumsal sorumluluğunun bir yansımasıdır. Doğduğu coğrafyanın ve yaşam izlerinin temsilleri, hem kişisel bir direnişi hem de sanatsal bir başkaldırıyı ifade eder. Küçük dairesel noktalar, geometrik formlar ve renk paleti, onun sanatsal ruhunu yansıtan unsurlar olarak öne çıkar. Bu eserler, insanlık adına bir hatırlatma niteliği taşır: “Görmedim, duymadım, bilmiyorum!” diyenlere karşı hakikati işaret eder. Kahraman, sanatını şu sözlerle tanımlar: “Bir iç dökme, dertleşme, tutkuyla harekete geçmiş ve bir daha da yerine oturmamış bir gerçeği arama çabası… Ancak bana kalırsa, bu tavrı bir meydan okuma olarak anlamak en iyisi.” “Epic Future” sergisi, geçmiş, bugün ve geleceğin iç içe geçtiği bir yapıyla izleyiciye sunuluyor. Timora Sanat’ın üç farklı mekanında,Yusuf Akçura’nın “Üç Tarz-ı Siyaset” eserinden ilham alarak tasarlanan bu sergi, bir önsunum niteliğinde. Kahraman, burada sadece sanatın değil, insanın evrensel yolculuğunun entelektüel bir yansımasını da gözler önüne seriyor.
Ekrem Kahraman, 1948 yılında Tarsus da doğdu. 1971 yılında İstanbul Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü’nden mezun oldu. Selahattin Taran, Süleyman Saim Tekcan, Ramiz Aydın,
Aydemir Atalay, Mustafa Tomekçe, Şinasi Barutçu, Hakkı Karayiğitoğlu, İsmail Öcal, ilhami Demirci ve Zeki Çakaloz’un öğrencisi oldu.1966 yılında Hisar Dergisi Şiir Yarışma’sında
birinci oldu. Siyasi ANT dergisinde birçok desen ve röportajlan yayımlandı. Adana Kozan ile Bandırma’da Ortaöğretim kurumlarında öğretmenlik yaparak 1981 yılında “Eğitimimizin
Sorunları ve Çözüm Yollan” dosyasıyla Mersin Eğitim Vakfı Araştırma Ödülü’nü ve 1982 yılında “Bandırma’da Sanat ve Kültür Etkinliklerinin Canlandırılması Üzerine Öneriler başlıklı yazısıyla da yerel Bandırma Gerçek Gazetesi Ödülü’nü aldı. 1989 yılında
Bandırma’dan İstanbul’a taşınarak öğretmenlikten ayrıldı. İlk şiirleri Yelpaze, Hisar, Yelken ve Ilgaz dergilerinde yer aldı. Yurtiçi ve yurtdışında 100’e yakın kişisel sergi açan sanatçı 20’ye yakın Resim dalında ödül kazanarak, çok sayıda karma sergi, sanat fuan ve bienallere katıldı. Resimleri ulusal ve uluslararası koleksiyonlarda yer aldı. Sanatı üzerine çok sayıda broşür, katalog ve kitap yayımlandı. Sanat Çevresi Türkiye’de Sanat, Antik sanat, CEY sanat, Genç Sanat, Üvercinka dergileri ile Aydınlık Gazetesi’nde sanat, felsefe ve siyaset üzerine
yazılar yazdı. Toplum ve ülke sorunlarına karşı sanatçı duyarlılığını öne taşıyarak 2002 yılında “Ülkemi Geri İstiyorum!” başlıklı bir açık mektup yayımladı ve İstanbul’da Atatürk
Kültür Merkezi’nde aynı başlıkla bir büyük sergi gerçekleştirdi. Sanatçıların ve aydınların ülkesine ve toplumuna karşı sorumluluklarını anımsattı. 2004 yılında asistanları Barış Sarıbaş
ile “Kendimize Ait Ovalarda, Kendimize Ait Dağlarda!”, 2006 yılında ise Tuncay Takmaz ile “Dünya Nereye Gidiyor?” ortak sergileriyle aynı ısrarını sürdürdü. 2007 yılında Bir grup
sanatçı arkadaşıyla birlikte ‘Sanatçının Atölyesi” dergisini yayımlayarak 2008 yılında Ahmet Onay Akbaş’la birlikte 25 kişilik sanatçı, sanat yazarı ve belgeselciden oluşan “Vincent van
Gogh’un Peşinde, Modernizm’in İzinde” etkinliğini Türkiye-Fransa’da düzenledi ve katıldı.
Ekrem Kahraman, 1948 yılında Tarsus da doğdu. 1971 yılında İstanbul Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü’nden mezun oldu. Selahattin Taran, Süleyman Saim Tekcan, Ramiz Aydın, Aydemir Atalay, Mustafa Tomekçe, Şinasi Barutçu, Hakkı Karayiğitoğlu, İsmail Öcal, ilhami Demirci ve Zeki Çakaloz’un öğrencisi oldu.1966 yılında Hisar Dergisi Şiir Yarışma’sında birinci oldu. Siyasi ANT dergisinde birçok desen ve röportajlan yayımlandı. Adana Kozan ile Bandırma’da Ortaöğretim kurumlarında öğretmenlik yaparak 1981 yılında “Eğitimimizin Sorunları ve Çözüm Yollan” dosyasıyla Mersin Eğitim Vakfı Araştırma Ödülü’nü ve 1982 yılında “Bandırma’da Sanat ve Kültür Etkinliklerinin Canlandırılması Üzerine Öneriler başlıklı yazısıyla da yerel Bandırma Gerçek Gazetesi Ödülü’nü aldı. 1989 yılında Bandırma’dan İstanbul’a taşınarak öğretmenlikten ayrıldı. İlk şiirleri Yelpaze, Hisar, Yelken ve Ilgaz dergilerinde yer aldı. Yurtiçi ve yurtdışında 100’e yakın kişisel sergi açan sanatçı 20’ye yakın Resim dalında ödül kazanarak, çok sayıda karma sergi, sanat fuan ve bienallere katıldı. Resimleri ulusal ve uluslararası koleksiyonlarda yer aldı. Sanatı üzerine çok sayıda broşür, katalog ve kitap yayımlandı. Sanat Çevresi Türkiye’de Sanat, Antik sanat, CEY sanat, Genç Sanat, Üvercinka dergileri ile Aydınlık Gazetesi’nde sanat, felsefe ve siyaset üzerine yazılar yazdı. Toplum ve ülke sorunlarına karşı sanatçı duyarlılığını öne taşıyarak 2002 yılında “Ülkemi Geri İstiyorum!” başlıklı bir açık mektup yayımladı ve İstanbul’da Atatürk Kültür Merkezi’nde aynı başlıkla bir büyük sergi gerçekleştirdi. Sanatçıların ve aydınların ülkesine ve toplumuna karşı sorumluluklarını anımsattı. 2004 yılında asistanları Barış Sarıbaş ile “Kendimize Ait Ovalarda, Kendimize Ait Dağlarda!”, 2006 yılında ise Tuncay Takmaz ile “Dünya Nereye Gidiyor?” ortak sergileriyle aynı ısrarını sürdürdü. 2007 yılında Bir grup sanatçı arkadaşıyla birlikte ‘Sanatçının Atölyesi” dergisini yayımlayarak 2008 yılında Ahmet Onay Akbaş’la birlikte 25 kişilik sanatçı, sanat yazarı ve belgeselciden oluşan “Vincent van
Gogh’un Peşinde, Modernizm’in İzinde” etkinliğini Türkiye-Fransa’da düzenledi ve katıldı.
Haberler, özel etkinlikler ve daha fazlası hakkında bilgi almak için hemen kaydolun!
